PAZARTESİ GÜNLERİ GÜLMEK İÇİN BİR NEDEN

Pazar sabahı başlayıp, pazartesi akşamı biten sendroma PAZARTESİ SENDROMU denir. Maalesef bu olgu haftanın 2 gününü yer ve bitirir. Geriye kalır 5 gün... Hafta sonumuzun 1 günü de böyle gider.Kalan tatil 1 gündür...Adına pazartesi dediğimiz gün, hafta sonu gibi kutsal bir zaman dilimiyle hafta içi gibi yüzleşilmesi zor bir zaman dilimini birbirine bağlayan, katıştıran, geçiştiren gün olmasından aldığı güçle, böyle bir sendrom yaratır. Hafta sonu kendine bol bol zaman ayıran, ancak yine de sevgilisine, arkadaşlarına, ailesine, eğlenceye, dinlenceye doyamayan birey, pazartesi geldi mi bir anda sorumlulukları, zorunlulukları ile yüz yüze kalır ki; işte bu geçiş, sendromu yaratan ve pazartesinin adını kötüye çıkaran kör noktanın ta kendisidir.
Bunun bir başka boyutu, hayatımız boyunca böyle devam edecek olmasıdır, bu da sadece insani koşullarla çalışıyorsanız geçerlidir.  Hafta sonu ve geç saatlere kadar çalışılması halinde daha bile korkunçlaşabilir.
Pazartesi, 5 çalışma gününün ilkidir ve hafta sonuna  5 gün uzaklıktadır. Bu Pazartesileri gülmek için bir neden olabilir mi dersiniz?

Burada mısınız?

Uzun zaman oldu yazmıyorum.
Ama çok merak ettiğim dostlarım var. Kuulumsu kadın, biricit,1800 lerde yaşayan kabarık elbiseli kız, fragile, ipekböceği...  hala yazıyor musunuz?
Yazmalıyız bence, her ne kadar yazamasam da aylar geçse de üstünden, beni buralara çağıran bir güdüm var.
Yazmalıyız dostlarım.
Hepinizi çook özledim.

KÜÇÜK AĞA


Şu zamana kadar hiç dizi izlediğini görmediğim oğlum; bir kaç gün önce, 'Küçük Ağa' diye bir diziden bahsediyordu. Şubat tatilinin son günleri tekrarını izledi. Dizinin hangi gün başladığını araştırdı. Ve arkasından her gün 9:00 da yatan Kerem Bey, 'Salı günleri  bu diziyi izleyip yatabilir miyim' dedi.
 Ne diyebilirdim ki?  Tabi ki 'peki' dedim.
Sürekli minecraft adlı bilgisayar oyununu oynayan Kerem, boş vaktinde bir tv dizisi izlemeye hazırlanıyordu. Kerem'in tv izlemesi, üstüne bir de  dizi izleyecek olması hoşuma gitmişti aslında...
Ve ben de bir dizilik vakit yaratmaya karar verdim kendime. Amaç oğlumla paylaşımlarımızın sayısını arttırmaktı.Anneliğim tuttu.
1.bölümün tekrarını açtım. Önden izleyeyim, 2. bölüme hazırlanayım dedim. Bu dizi nedir, neyin fesidir derken, ben ŞOK. Şok üstüne şok. Küçük Ağa, 'Öyle bir geçer zaman ki' dizisinden tanıdığımız sevimli Osman ama, bu çocuk, bir cinayete mi tanık olmuyor, suçlular bunu fark edince Küçük ağayı takip mi etmiyor, evde tek başınayken, bu çocuğu kaçırmaya mı gelmiyorlar, çocuk annesine ve babasına bir türlü ulaşamıyor ve çareyi, evden bir şekilde kaçmakta buluyor. Kaçarken kendini Harem otogarında buluyor. Aklına Urfa'daki ağa olan dedesi geliyor.Urfa otobüsüne biniyor. Katiller onu görüyor. Küçük Ağa otobüsten inip saklanıyor. Bileti de almış. Son anda bagaja atlayıp gidiyor.
Travma üstüne travma çocuğun yaşadıkları...
Orada dedesine ulaştırıyorlar çocuğu. Çocuğun imgeleminde sürekli cinayetin işlendiği anın görüntüsü... Ve daha akla mantığa zararlı bir sürü şey....
Kerem, şu yaşına kadar korku nedir bilmedi. Evde bir başına kalmak istedi. Tamam dedik. Kendi başına yattı. Hayalet terimi ona hep komik geldi. ''Anne, adı üstünde 'hayal et' diyoruz'' diyen oğluma, ya yepyeni bir duygu hakim olmaya başlarsa endişesi içerisine girdim.
Bi de Kerem artık büyüyor. Hayatın gerçekleriyle eninde sonunda yüzleşecek, her şeyi toz pembe gördüğünü bilerek ona siyahı tanıtmamak bu saatten sonra bir hata mı? Kendisinin o küçücük  sanal dünyasının içinden çıkamadığı için rahat olmam, ona yapacağım bir haksızlık olmaz mı?
Ben anneyim. Evet, Anneliğimin 9. yılına girmeme rağmen, farklı bir duygu hakim bu aralar. Biraz farklı düşünmeye başlıyorum sanki. Çünkü o büyüyor. Ona sürekli korumacılık yapan bir anne olmak istemiyorum. Hayatın gerçeklerini öğrenecek. Arkadaşlarından, televizyonlardan, gazetelerden... Ama şöyle kendime bakıyorum. Haberleri izlerken sürekli, kocama 'kanalı değiştir' modundayım. İntihar haberleri, cinayet haberleri, tecavüz haberleri... Ve düşünüyorum. Kerem bu haberlere hiç şahit olmadı. Bu 9 yıl boyunca rengarenk bir hayat tanıttım ona... Ve şimdi siyahı da görmesine izin vermeli miyim?
Off, bunca işim gücüm var iken, hepsini bir kenara atmakmış galiba annelik... Buna vakit ayırıp, aylardır yazmadığım bloguma yazmakmış...
Uzun lafın kısası  ne yapmam gerek? Hadi bana akıl verin.

PAYLAŞTIKÇA BÜYÜYÜN.


 Notlar, sözler, anılar, şiirler birikmeliydi bir yerlerde...
Defter tutmaya başladım. Yazmayı öyle çok seviyordum ki; günlük tuttum. Yazmayı çok seviyordum ancak, blogda yazmanın bu kadar keyifli olduğunu tahmin etmiyordum.Yazmaya başlayınca tahminlerimin de ötesinde sevdim bu blog dünyasını...
 Blog, bloggerların ayrıntılı tarafı aslında. Blog, yazarın içini açtığı, mutluluğunu paylaştığı, üzüntüsünü anlattığı, siyah, beyaz ya da renkli kelimelerin  sayfalarda dans ettiği, anlam kazandığı bir mekan bana göre.Duyguların paylaşıldığı, içine daha çok duygunun katılıp, harmanlandığı renkli bir dünya...


Bloglar arası gezinirken, benim en çok dikkatimi çeken detay;  bloggerların ruh hali... Blogger  bunu sayfasında yansıtıyor bizlere. Yazının uzunluğu, kısalığı, kullandığı yazı stili, renkler, yazı ebatı, bilgi mi yoksa düşünce blogu mu gibi özelliklerin hepsi, bloggerin dünyasını aksettirmekte... Hatta, yazdığı andaki ruh halini... Mutlu mudur, mutsuz mudur? Hızlıca mı yazmıştır, düşünerek mi? Önemsemiş midir, O gün sayfası boş kalmasın diye mi yazmıştır? Detaylar saklanamaz bu dünyada...

Bazı blogger arkadaşlarımı takibe alıyorum, yazsınlar diye bekliyorum adeta. Çok hoşuma  gidiyor hayata karşı dik duruşları, esprili anlatımları. Bekliyorum 5 gün 10 gün 15 gün... Bakıyorum tık yok. Okumaya geldim, yazar yok. Hani böyle güzel yazıyorsun madem, hele bir de blog açmışsın. Neden yazmıyorsun?
Eğer bu konuda üretebiliyorsan üretmelisin.
Topluma faydalıdır aslında her yazı. Çünkü düşünceler vardır içinde, yazana özeldir, onun beynini körükleyen,  kalbe kadar giden bir yolda  dökülmüştür kelimeler sayfaya. Değerlidir o yüzden. Çünkü bir yazar vardır onu yazan. Bir insan vardır duygularla dolu. Okuyan, mutlaka bir şeyler öğrenir. Bir insanın gölgesini görür en başta okuyucu.
Yeni teknolojiler, maalesef bizleri tembelleştiriyor, artık hepimiz google'i açıp, buluyoruz aradığımızı. Bu yanlış mı? Değil, ancak, üretme ruhumuz da körelmekte, her şeyin yanıtını,  arama motorlarından bulmaktayız. Bu üretici tarafımızı körleştirmeden, fosilize olmadan uyabilsek teknolojiye! Ne güzel olurdu...Topluma faydalı olmak istiyorsak,  üreten olmalıyız. Birilerinin bilgilerinden bugün siz yararlanmışsınız, yarın O da sizin bilgilerinizden yararlanmış. Kötü mü?
Kendini ifade edebilen insanlar mıyız peki? Değilsek, bunu üstesinden de yazarak gelebiliriz. Zamanla, ifade yeteneğimizin arttığını, yazmayı sevmeye başladığımızı görebiliriz...
Aynı dilden konuştuğumuz insanların varlığını hissetmek güzel bir duygu değil midir?
Blog kardeşliği nedir peki? 
Öyle güzel dostluklar, fikirdaşlıklar kuruluyor ki; inanın bu sanal dünya, çok daha gerçek. Bakıyorsunuz; sizi çok daha iyi anlıyorlar, çok daha iyi tanımaya başladıklarını görünce; tamam diyorsunuz. Kendimi ne güzel ifade etmişim. Bu dünya aslında gerçek olan dünya.
 Asıl sanal olan 'gerçek dünya' bana göre... Çünkü gördüklerimiz, bizim yanılgıya düşmemize neden oluyor. Güzelinden rahatsız olan mı dersin, iyisini taşlayan mı? Kimsesizi ezeni mi, çıkar doğrultusunda hareket edenleri mi?  Bunların hiç birisi yanıltmıyor seni blogda, ruhunu tanıyor sayfanda gezinen.'Gerçek sen'i seviyor. Cisminden ziyade, beynini çözüyor ön yargısız.Güzel misin, çirkin misin, kimli mi kimsesiz mi? Burada herkes bir yalnız. Bu da bloglar arası samimiyet, işbirliği, paylaşım gibi duyguları, gözler önüne seriyor.

Yazabilen, kendini daha güzel ifade etmek isteyen, üretici olmak isteyen, paylaşmayı seven tüm gençler bu dünyada bir yer edinmeli diyorum. Sizi ön yargısız tanımak isteyen kişiler var bu sanal denen gerçek alemde.
Paylaşın, paylaştıkça büyüyün, büyütün.
Yeter ki samimi olun.



CANDY CRUSH SAGA











İnanamıyorum!
Hayatımızı mahvettin haberin var mı?
Kocamla benim sayemde tanıştın. Önceleri benim iyi bir dostumdun. Sonra kocam da seni sevmeye başladı.Sevindim.Bolca seviye atladık seninle, maalesef evliliğimizde de seviye atladık candy crush saga...
Kocam boşluk yaratmaya başladı senin için.Dilinden gözünden düşürmez oldu seni. Zamanı değil; ama bakıyorum seninle, çocuklar çağırıyor, senden vazgeçemiyor, işte o dönem bize de seviye atlattın maalesef...
 Her zaman gereksiz bulduğunu, bu tür şeyleri zaman çalıcı olarak gördüğünü söyleyen annem bile, bizi çok defa candy crush tan ayırmak istemesine ragmen, bu nasıl bir büyüdür dedi ve o da o büyülü şekerlerin içinde kaybolmaya karar verdi. Renkli dünyaya dalmanın bizi candyden ayırmaktan kolay olduğunu düşündü sanırsam... 
İşte böyle!..
Şu anda anamı, babamı, bacımı, kocamı kaybetmiş durumdayım. Ha bunların hepsini candy crush ayartmadı tabi. Ama elimdekileri benden çaldı...
Kocama resti çektim. Bu şekilde devam ederse, kapıyı çarpıp arkadaşıma gidebileceğimi söyledim. Ben artık bu oyunu sevmiyorum.Sen de sevmeyeceksin dedim. Cevap vermeden oynamaya devam etti. Baktım. O anda hiç bir şey yapamayacağım.Şöyle dedim. Eğer, yarından itibaren telefonu elinde gördüğüm anda, ben de akşam vakti evden çıkıp Meltem'e gideceğim. Kahve muhabbeti yapmaya... Yarından itibaren diyerek düşünme payı bıraktım araya...
Ve telefonu aldım, mutfağa geçtim, annemi aradım.
-Ne yapıyorsun canım? dedim.
-Şeker kız Candy de level atladım dedi....
Not:
Çeşit çeşit renkli şekerlerin olsa da
Çizgiliyle paket bomba etkisi yapsa da
Çektiğim rest kadar olamazsın
Benim bombadan büyük olamazsın... diyor, yarını bekliyorum efenim, 
herkese sevgiler,  kaliteli saatler dilerim...





BU GECE EVLENİYORUM:))

Bu gece bi daha evleneyim bari, mimlenmişim. İstemem yan cebime koy misali:)
1800 lerde yaşayan kabarık elbiseli arkadaşım beni mimlemiş. İşim gücüm var dedim ,yok olmaz dedi. Hani mim konusu da öyle böyle değil. Kına gecesi ve düğün hayalimi yazmam isteniyor.Hayalimdeki kına ve düğün. Aslında ben evliyim dostum. Ama çok ısrar ettiğin için, bi şeyler parçalayacağım.;))) Yalnız senin o en son koyduğun gibi, damat fotosu  koymayacağım. Niye diye sorma!!!
 Ben alaturka  yanı da olan bi kadınım, tabi,  bi bindallı giymek isterim kına gecesinde...
Bunlar da, olmazsa olmazlar:)



Gelelim düğüne;




Şimdi soracaksın tabi, 'sen düğününde bunları mı yaptın?'
Bi on yıl öncesinde gelinlik tam bir fiyasko olmuştu, İstanbul'u bu kadar sevmezdim. Gelin arabası sadece bir gereklilikti benim için. Ve o dönemler bile, bir kadının bir erkeğe göre, düğün ile ilgili pek çok düşüncesi olduğunu öğrenmiştim. Ve şimdi bakıyorum da, kadınlar değişmiyor, aksine kadının hayal dünyası anlaşılmaz bir sonsuzluğa doğru yol alıyor:)))

Araba nasıl olmalı?

Şaka bi yana,
Dünyaya 10 defa gelsem, 10 defasında da kocamla evlenmek isterdim :)))

2.LEVEL

Oğlum okula başladı. O da artık birinci sınıf oldu, okumayı az buçuk biliyordu, artık O da yazacak, okuyacak, okur yazar olacak. Ben de en az onun kadar heyecanlıyım, belki de ondan fazla...
O daha hayatının dönüm noktası olacak bu sürece adım attığının farkında değil. Artık okula hazır, büyük kasları gelişti, küçük kasları gelişmek için sabırsızlıkla bekliyor. Artık o bir okullu.
Yeni girdiği bir ortamda, sınıfta rahat mı, diğer çocukların oynadıkları oyunlara rahatlıkla katılabiliyor mu, ağlamadan isteklerini dile getirebiliyor mu,grup kurallarına uyabilecek mi, sevdiği insanlarla eşyasını paylaşabilecek mi sorularının cevabını her anne gibi ben de merak ediyorum ve doğrusu bilmiyorum, bildiklerim sadece sınıf kapısının üzerindeki küçük bir pencereden gördüklerimden ve öğretmeninin anlattıklarından ibaret.
Küçük iç dünyasının sesini her anne gibi, ben de duymak isterdim. Heyecanlanmalarını, korkularını, sevinçlerini, hüzünlerini ve daha bir çok şeyi...
 

BAĞIMSIZ RUHUMU SEVİYORUM

Bana bi şeyler oluyor. Yazmak istemiyorum bu aralar. Sebep: bilinmezlik. Ne olacağı belli olmayan bir geleceğe adım atıyorum. Önümü göremesem de, kendimi çok kararlı görüyorum.
Ben zaten hep böyleydim. Ani kararlar, cesur çıkışlarla dolu hayatım. O nedenle çok dalgalı ve heyecan verici bir gelecek çizdiriyor bana şahdamarım...
Seviyorum kendimi, doğru olmayı, dürüst olmayı, gerekse de yalaka olmamayı, mutlu değilsem çekip gidebilmeyi, bağımsız ruhumu, özgüvenimi, kimsenin yaklaşmaya cesaret edemediği düşünceleri sonuna kadar savunabilecek kapasitemi seviyorum. Bir gruba dahil olmayı değil, kişi olmayı seviyorum.
Hayatlarını değiştiremeyecek kadar korkak, sistemin bir parçası olmak için yanlışları gördüğü halde savunan bir sürü insan sürüsünden kopuk yaşadığım için seviyorum kendimi.
Kendimi özel buluyorum. Bu kadar basit.
Yüce rabbime de şükrediyorum, böyle bir anne ve babaya sahip olduğum için, beni 'sevgi'yle büyütmüşler ve ben de hep güvenmeyi seçmişim. Zaman zaman görmemişim kötülükleri. Belki de bazen zararlı çıkmışım. Bana her güleni dost sanmışım. Maalesef bu kötü huyum devam ediyor.
Ama biliyorum ki en son kazanan yine ben olacağım.

DOĞRUYU SAVUNMAKTAN KORKMAYIN

     
        Evrensel doğruları savunmaktan neden korkarız?
Hepimizin kendimizi inandığımız ve güvendiğimiz yaşam alanları olduğu kadar kendimize inancımızın az olduğu aslında güvenmediğimiz yaşam alanları vardır. Kimimiz akedemik yaşamda kendimizi daha rahat hissederken kimimiz dış görünüşümüze güveniriz. Peki nedir bu kendine güven meselesi, kendime güveniyorum demek ne demektir ? Kişinin kendine güvenmesi, kendisi hakkında pozitif ve gerçekci bir inanca sahip olmasıdır.Bir kişi gerçekten kendine güveniyorsa kendi yaşamının üzerinde denetim sahibi olduğunu hisseder. Bu denetim duygusu, kişinin her alanda kusursuz olacağı, her beklentiyi gerçekleştireceği anlamına gelmez hatta güvenli olan kişi, hata ve yanlış yapsa bile kendilerini olduğu gibi kabul ederek kendileri hakkında pozitif düşünmeye devam ederler. Ancak güven problemi olan insanlar, aynı tutarlı ve huzurlu duyguyu yaşayamazlar. Genellikle kendine güveni olmayan kişilerin kendileri hakkındaki düşünceleri başkalarından alacakları onaya bağlıdır. O nedenle çoğunluk gibi düşünmeleri gerektiğini düşünürler.  Bu yüzden yaşam karşısında risk almaktan kaçınırlar. Güvenli bir kişi ise kendilerine olumlu ya da olumsuz geri bildirim yapılsa bile başka insanların onayına ihtiyaç duymadan evrensel doğruları savunabilir ve kendi kendine kaldığı zamanlarda  kendisi ve yaptıkları ile huzurlu ve barış içinde olmayı başarır.
Güven duygusu çocukluğun ilk dönemlerinde ebeveynlerin davranışları ile şekillenmektedir. Ebeveynlerin her ikisinin ya da birinin eleştirel yaklaşımı, mükkemeliyetçi yapısı gereğinden fazla korumacı kaygılı dolayısı ile engelleyeci ve baskıcı olduğunda çocuklar değersizlik başarısızlık duygusu geliştirerek yetersiz oldukları duygusuna kapılabilirler. Güvenli bir davranış geliştiren çocukların ailelerinin daha çok destekleyici, onaylayan ve hatalar kaarşısında yardım eden bir yapıda olduğu görülmektedir. Böylelikle çocuklar kendilerini olduğu gibi kabul ederek ''sevmeyi '' öğrenirler, hatalar yanlışlar karşısında sevilmeyeceği onaylanmayacağı duygusuna kapılmazlar.  Yapılan araştırmalar kendisine güvenmeyen insanların en az kendine güvenen insanlar kadar yetenekli, becerikli olduklarını göstermektedir. Dolayısı ile kendisine güvenmeyen kişi yetersiz değildir ancak yetersiz olduğunu hissettiği bir çevrede yetişmiştir.
Bu yetersizlik duygusu genellikle aile içerisinde ebeveynlerin tutumu ile şekillenir ebeveynlerin çocuğa yönelik olarak gerçek dışı beklentileri vardır ancak çocuk bu beklentileri karşılayamaz karşılayamadıkça aileden eleştiri alır ve sevilmediğine inanır sevilmenin ve ilgi görmenin tek yolu çok iyi olmak ya da çok başarılı olabilmektir. Ailenin beklentilerini karşılayamayan çocuk kendisi ile ilgili negatif zihinsel şemalar geliştirir ve bunlar yaşla birlikte artarak çoğalır. Yetişkinlik döneminde ise artık kişinin zihninde gerçek dışı olumsuz şemalar zihinsel inanışlar şekillenmiştir.
Örneğin En tipik yıkıcı inançlardan biri 'Herkes beni sevmeli ve onaylamalı'dır. Oysaki böyle bir durum söz konusu bile değildir bu mantığa uymayan gerçek dışı ulaşılamaz bir amaçtır. Bu inanışta olan kişi hayatının denetimini başkalarının onayına bırakır ki bu da oldukça sağlıksız yaşam deneyimlerini beraberinde getirir.
Bu olumsuz inanışlar kişinin farkında olmadan zihninde dolaşır ve yaşamını etkiler. Ancak bir de kişiyi olumsuz etkileyen olumsuz düşünce kalıpları vardır ki bunlar kültürün ya da kişinin içinde yaşadığı toplumun etkisi ile kişilere empoze edilerek hayat yükünü arttırmaya katkıda bulunurlar. Bu durum, kişinin kendisine olan güvenini yıkarak, kişiyi, stres veren yaşam olaylarına karşı daha savunmasız hale getirmektedir. Bu insanların yaptıkları ve düşünceleri arasında koca bir uçurum olunca, genel olarak kendi yapamadıklarını yapabilen insanlara karşı;
                                            Genellemeler- olumsuz bir bakış açısı ile davranıp tanımamaya çalışmak,
Etiketlemek-Kişiyi olmadığı, ama görmek istediği şekilde fişlemek.  Gerçeği görmemize engel olur.
Duygularını, gerçekliğini değerlendirmeden kabullenmek- çevrenin ya da başkalarının etkisi altından kalarak gerçek dışı olan duygulara öyle olmadığı halde inanmak
Kişi o anki duygularını gerçek bir olgu olarak algılar ve buna inanır.

Çocukluk döneminde ailemizin ya da çevremizin bize olan etkisini kontrol edebilmemiz mümkün değildir. Gençlik döneminde arkadaşların etkisi artar ailemizinki azalır, onların düşünceleri zihnimizi şekillendirmeye devam eder. Daha ileriki yıllarda bizi etkileyen çevre yaşam koşulları hakkında daha bilinçli oluruz ve kendi yaşamımıza şekil vermeye başlarız. Dolayısı ile kendimizi olumsuz hissetmemize sebep olan kişi durum ya da ortamlardan uzak durmayı deneyerek daha olumlu deneyimler yaşamayı ve sağlıklı ilişkiler edinmeyi deneyebiliriz.
Kendine güvenen insan yaşantılara açık insandır, değişimden korkmaz.





OOH LA LA (MİM)

MUTLULUK BAZEN ULAŞILMAYANDIR
Kuulumsu'm ve Biricit'ciğim beni mimlemişler.
Aslında bir sürü biriken mim konusu var, ama bu konuda (mutluluğun resmi) yazmak çok cazip geldi. Hemen yazmaya koyuldum.
Önce mutluluğun tanımını yapmak istiyorum. Nedir mutluluk? Bir annenin kolları mı? Bebeklerini koklamak, doya doya öpmek midir mutluluk? Ya da aşkının boynuna sarılmak mı? Düşünmeden yazıyorum bunları, önce anaç sonra aşık bir kadınım ben, evet şimdi farkettim. Aslında önce özgür olduğumu düşünüyodum ama? İlk önce benim yüreğimden kopan cümleler bunlar olduğuna göre, özgürlük, üçüncü sıradaymış.
Benim mutluluğum, çocuklarım öncelikle. Annelik sonra...Onların evde olduğunu bilmek, onları uyutmak, yedirmek, onlarla oynamak, bazen ilgilenemeyince vicdan yapmak, kollarıma alıp, öpmek, öpmek, öpmek...
Sonra kocamla beraberken, ona bakıp, ilk tanıştığım günü düşünmek ve ona daha da bağlanmak, yanımda olduğunu bilmek, onun yanında şımarık bir kız çocuğu olmak, bana aşık bir adamın kusurlarımı görmezden gelebildiğini görmek, sen beni kandırmadın, ben inanmayı seçtim diyen gözleriyle, her yaptığımı tatlı görmesi, o var diye rengarenk görebilmek hayatı, imgelemimde renkli bir gelecek oluşturmak onunla...
Mutluluk aşktır, sevgidir, güzelliktir.
..........................
 Mutluluk İSTANBUL,mutluluk: kardeşinle telefon sohbeti, kardeşlerinin varlığı, mutluluk sevdiğin bir arkadaşınla kahve muhabbeti yapmak, mutluluk tatil yapıp kafanı dinlemek, mutluluk seni mutsuz eden her bir şeyden uzaklaşabilmek ve bunu yapabildiğin için kendinle gurur duymaktır.
İşte şimdi mutluluğun resimleri geliyor:)

Ve bağlıyorum. Bazen mutluluk ulaşılmayandır. İstanbuldur mutluluk. Sevdiklerinle İstanbul'da buluşmaktır. Orada anaç olmaktır, orada aşık olmaya devam etmektir ya da bir kez daha aşık olmaktır sevdiğin adama. İstanbul'u çok daha yakından izlemektir ama;
 O'nunla, çocuklarınla, annenle...
Bütün mutlulukları toplayıp, İstanbul'a götürmektir hepisini:)
Çok şey mi istiyorum kocacım????
mimlenenler:

AMA; İLK OLARAK BABAMLA EVLENDİN

Kerem beni yine güldürdü. Babasıyla az önce dışarıdan geldiler. Baktım, ben söylemeden pijamalarını giyindi ve yatağa girdi. Ellerini yıkamamış, dişlerini fırçalamamış. Hadi hemen kalk, elini yıka, dişini fırçala, sonra ben de sana bir fıkra anlatayım dedim. Tamam diyerek yatağından fırladı. O ellerini yıkarken, ben onun yatağına uzanmıştım bile.Cebime gelen günün fıkrasını anlatmaya başladım:

Bir grup kaplumbağa pikniğe gitmeye karar vermişler. Bunlar böreklerini almışlar, koyulmuşlar yola... Piknik yerine gitmeleri de 1 yıl sürmüş. Kaplumbağalar da tuz olmadan yaşayamazlarmış yolda giderken bütün tuzu bitirmişler.1 yıl geçmış sonunda piknik yerine ulaşmışlar neyse böreklerini açmışlar bir bakmışlar ki; tuzları bitmiş. Elbette tuzsuz yaşayamazlar, kim gitsin derken en yaşlıları gitse gelene kadar ölür en iyisi "en gencimiz gitsin" demişler. Genç kaplumbağa da kabul etmiş ama "bir şartım var" demiş:
- Ben gidip gelene kadar kimse bu börekleri yemeyecek.
Herkes kabul etmiş.
Genç kaplumbağa gitmiş. Aradan 6 ay geçmiş yaşlı kaplumbağa ölmek üzereymiş, herkes "sen ye yaşlısın ölüceksin." demiş.
O :
- Hayır söz verdim gelene kadar yemiyecem.
1 senenin dolmasına cok az kalmış ki yaşlı kaplumbağa dayanamamış tam elini böreğe uzatmış çalıların arasından genç kaplumbağa çıkmış:
-Yaa ! Demek ki gitseydim börekleri yiyecekmişsin...

Epey bir güldü. Daha sonra sorular sordu, cevaplar verdim. Soruları hep sayısaldı. Kendimi sınavda gibi hissettim.
-20 yıl kaç gün eder?
-2000 saat kaç gün eder?
-1000 gün kaç saat eder?
Şu aralar gün ve saat kavramlarına takılmış oğlum... En son baktım, böyle olmayacak, ben yattıkça soru geliyo, cevaplamasan bi türlü, cevaplasan ayrı bi türlü, sorularına yuvarlak cevaplar verdim.1 yıl 365 gün ise, 20 yıl 20 çarpı 365 gün eder dedim mesela...
Sonra - Hadi ben kalkayım dedim, yoksa uyumayacak, sohbet koyu.
Giderken
-Aşkımmm,  sen bana ilk anne diyen insansın dedim. O da şöyle cevap verdi:
_Ama, ilk olarak babamla evlendin.

BENİM YAKIŞIKLI PERİ


Çoraplarımın hepsi kaçık... Benim gibi:) Ne olacak benim halim? Bir günlük çorap benimkiler. Çoraplar,bacaklarıma  dayanamıyorlar. Ya da bacaklarım günübirlik ilişkileri seviyor.
Hafta başında 5 çorap almıştım. Bugün düğüne gidecektim. Giyindim, kuşandım, bi de baktım, çekmecede çorap kalmamış. Ve çevrede bir çorapçı yok. Saat 19:00 da hazır olmalıyım. 1 saat kalmış. Peri, sihirli değneğiyle 5 tane çorabı tuttu fırlattı.
Bu peri benim baloya yetişmemi sağladı.
Giderken bana;
-'Çok geç kalma, 9' da burada ol, çocuklar uyuyacak' dedi.
Tam 21:00 da evimde oldum. Büyü bozulabilir, bu peri kızgın bir canavara dönüşebilirdi. Bir baktım perim, çocukları uytmuş, nescafelerimizi hazır etmiş, mısır patlatıyor. 'Bugün eurovision var' diyor. Hemen üstüme rahat bir şeyler giyinip, geliyorum, kahvelerimizi içiyoruz, şarkıları dinliyoruz, beğendiklerimize puan veriyoruz. Peri yorum yaparken, sesi kesilmeye başlıyor. Uyumuş yakışıklı perim.
Bana yine yaranamıyor. Bağırıyorum yine:
-Böyle olmaz, bugün sana 0 puan veriyorum.
Ben kaçık bir tipim. Çoraplarım da benim gibi. Her gün çöpte bir çorap var. İyi ki de benim yakışıklı peri, bu kaçığı çöpe atmıyor.



GÜZELLİK BAŞA BELA MI?

Güzel olmak çoğu zaman bir avantaj gibi görülür.
Güzel kadın. İyi talipleri çıktı, İşveren ona torpil geçiyor, güzel olduğunu biliyor, güzelliğini kullanıyor, dediğim dedik, herkes etrafında, her söylediğini doğru zannediyor, ukala....Vesaireler bitmez.

Güzel kadının etrafında pek kadın dostu yoktur aslında. Diğer kadınlar mecburiyet varsa yaklaşır, işini bitirir ve çekilir kenara. Kocalarının bulunmadığı ortamda buluşurlar güzel kadınlarla. Bahaneler yaratırlar gel gitler tekrarlanmasın diye. Güzel kadınları karalarlar eşlerine, 'çok saf' ya da 'aptal' olur güzel kadınlar. Ama güzel kadınlar maalesef, bütün bu oyunların en içli oyuncusudur güzel olduğu kadar. Her şeyin farkındadır, duymadığını duyar, görmediğini görür. Çünkü bunu defalarca yaşatır çevresindekiler. Hatta öyle ki; bazen güzelliğini kamufla ettiği durumlar dahi olur. Yalnız kalmamak için, yanlış anlaşılmamak için, güzelliğinin farkında değilmiş gibi davranmaya çalışır, öyle de davransa sonuç kaçınılmazdır. Güzelin pek dostu yoktur. Çevresine rakipler doluşur, iş ortamında ayağını kaydırmak isteyenler çok olur, açığını çabuk yakalar çevredekiler bu kadınların, onların yaptıkları küçük hatalar öyle büyür ki, başkası yapsa idare edilir, ama onlar yapmamalıdır.Bazen işe alınmaması,bazen işten çıkarılması bile güzelliğiyle bağlantılıdır kimi zaman.Çünkü huzuru bozmaktadır bu kadın. Herkesin huzuru kaçmıştır, çoğunluk kadınsa şayet.
Güzel olmanın bedellerini bir şekilde ödüyor bu kadın. Hem iş yaşantısında, hem ev yaşantısında, bu baskıyı hisseden güzel kadın, kocasının arkadaşları ve eşleriyle  bir kere görüştükten sonra, mecbur olunmadıkça, ikincisi tekrarlanmıyor. Yalnız bir çift oluveriyor güzel kadın ve eşi. Eşi de güzel kadınla evliliğin bedelini bu şekilde öder.  O da farketmeye başlar etraftaki kadınların kaçıştığını.

Düşünmek istemez, güzel olduğunu unutmak ister güzel kadın. Ama maalesef, erkeklerin bakışları hatırlatır güzel olduğunu. Kadınların bakışları ise, bir kere daha hatırlatır çirkin olmadığını...

Zaman geçtikçe güzelliğinin de bedelini ödeyecek olan güzel kadın, yıprandıkça, mutlu oluyor mu peki? Hayır tabi ki.  Hayatı boyunca yaşamının onu oturttuğu sıcacık koltuk, soğumaya başlıyor. Yaşamın ona sunduğu kırmızı parlak elma çürümeye başlıyor. Ve zaman, verdiklerini almaya başlayınca, daha mı çok acı çekiyor?
Peki şimdi; hala çok güzel olmanın mutluluk verici bir şey olduğunu düşünüyor musunuz?
 Firuze'yi  dinleyelim şimdi...

HAYALLER GERÇEK OLMUŞ!

Okuduğum bir yazıyı paylaşmak istedim okur. Siz de bilgilenin, bilgilenin ki, 'asla böyle bir şey olamaz' demeyin. Çünkü zamanında 'asla olmaz' demişler ve olmuş.Sizin de 'asla olamaz' dedikleriniz neler? Paylaşırsanız sevinirim. Mesela; ben zaman makinesinin olabileceğine asla inanmıyorum.
Buyrun, okuyun:

** Gelecekteki bilimsel ilerlemeler ne olursa olsun, insanlık Ay'a asla ulaşamayacaktır." (, vakum tüpünün kaşifi ve televizyonun babası.)

** Keşfedilebilecek her şey keşfedilmiş bulunuyor." (Charles H. Duell, commissioner, U.S. Office of Patents, 1899)

** Lokomotiflerin posta arabalarından iki kat daha hızlı gidebileceği hakkında beslenen kanaatten daha saçma ne olabilir?" (The Quarterly Review,England (March 1825)

** Ameliyatlarda acının dindirilmesi aptalca bir hayaldir. Onu aramaya çalışmak saçmalıktır. Ameliyatlardaki bıçak ve acı hastaların zihninde ebediyen birlikte yaşayacak iki kelimedir." (Dr.Alfred Velpeau (1839) French surgeon)

** İnsanların Ay'a seyahat edebileceklerini düşünmek, fırtınalı Kuzey Atlantik Okyanusunu buharlı gemiler kullanarak geçebileceklerini düşünmek gibidir." (Dr. Dionysus Lardner (1838) Professor of Natural Philosophy and Astronomy, University College,London)

** Ay'a roket göndermek gibi aptalca bir fikir, habis uzmanlaşmanın düşünceye karşı kapıları sımsıkı kapalı hücrelerde çalışan bilimcileri hangi saçma noktalara götürebileceğinin bir örneğidir."(A.W.Bickerton (1926) Professor of Physics and Chemistry, Canterbury College, New Zealand)

** Paris sergisi kapanınca elektrik ışığı da sönecek ve artık ondan hiç sözedilmeyecek." (Erasmus Wilson (1878) Professor at Oxford University)

** İyi bilgilenmiş kimseler bilirler ki, sesi teller üzerinden nakletmek imkansızdır, bu mümkün olsa bile böyle bir şeyin pratik bir değeri olamaz." (Editorial in the Boston Post 1865)

** Geçen yıl hiç bir radikal gelişme ortaya çıkmamış olmasından anlaşılıyor ki otomobil gelişiminin son noktasına pratik olarak ulaşmıştır." (Scientific American, Jan. 2, 1909)

** Havadan hafif ve uçabilen makineler imkansızdır." (Lord Kelvin, ca. 1895, Biritish mathematician and physicist)

** Radyonun geleceği yoktur." (Lord Kelvin,ca. 1897)

** Televizyon teorik ve teknik olarak mümkün olsa bile ben onun ticari ve finansal bakımdan imkansız olduğunu ve geliştirilmesi için çok fazla zaman harcamamamk gerektiğini düşünüyorum." (Lee DeForest, 1926 American radio pioneer)

** ENIAC'ın üstündeki hesap makinesi 19,000 vakum tüpüyle donatıldığına ve 30 ton geldiğine göre, geleckteki bilgisayarlarda belki de sadece 1,000 vakum tüpü bulunabilir ve onlar 1,5 ton ağırlığında filan olabilir." (Popular Mechanics, March 1949)

** Herkesin evinde bir bilgisayar bulunmasının gereği yok." (Ken Olson, 1977, President, Digital Equipment Corp.)

** Nükleer enerjinin bir gün elde edilebileceğine dair en ufak bir gösterge bile bulunmuyor. Bu, atomu istediğimiz gibi parçalayabileceğimiz anlamına gelirdi." (Albert Einstein, 1932)

MİM SORUSU:'KADINLARA SUNULMUŞ TEK GELECEK EVLİLİK MİDİR ?'

Evlilik bir mecburiyet midir?
Evlilik, her genç kızın arzusudur aslında, her ne kadar 'bekarlık sultanlıktır', 'Evlenmesi bir alacakuş, geçinmesi bora ile kış' gibi atasözlerimiz var ise de;'Çok koca seçen kız, kelle evlenmek zorunda kalır' gibi bir atasözümüz de mevcuttur.
'Kızını fırsat bulunca, oğlunu canı isteyince evlendir' atasözümüz de, aslında kız annelerinin bilinçaltını açık bir şekilde ifade etmektedir.
Ah kız anneleri; yaş biraz geçince, evde kalacaksın edasıyla bakarlar kızlarının  gözlerine, ama ağızları tatlı konuşur genelinin. Çünkü kızlarının mutluluğunu da isterler.
Peki ya beyefendiler?
Ayh, onların işi hep kolay oldu zaten. Onlar 35 yaşında evlendiklerini, çok gezip gördüklerini ballandıra ballandıra anlatırlar evli erkek arkadaşlarına, evli beyefendilerin de ağızlarının suyu akar. Ağzından bal damlıyordur bu bekar arkadaşlarının.
Tek geleceğimiz evlenmek midir? Kalıpların dışında düşünmek suç mudur? Bırakın mecburiyeti, aslında hepimizin içinde kaynar bir kazan fokurdar. Aşık olmak, aşkınla bir yuva kurmak, pembe panjurlu ev, babasına benzeyen bir erkek çocuğu hayali mevcuttur beyinlerimizin sol sütununda, ama maalesef bunu bastırırız. 'Önce kariyer' 'Evlilik bana çok uzak geliyor' gibi cümleleri önümüze siper ederiz.
Bunlar da hayatın bizden beklentileridir aslında. Hayat bizi yönlendirmektedir. Hayata karşı yeniğiz. O nedenle, evlilik bize sunulmuş tek gelecektir, o nedenle, madem olacak; biz aşkımızla evlenmek istiyoruz. O nedenle hayallar kuruyoruz. İlk gecemizi bile evliliğe saklamış bireyleriz. Evlilik bizim tek geleceğimiz çünkü. Üretkenliğe karşı durgunluk yaşamamalı beyinlerimiz. Çünkü biz bu psikolojinin ağırlığıyla eziliriz...
Ve sonra, kadın evlenmeyi bekler. Erkek isteyince gelir alır. Kadın evlilik hazırlıklarına başlar, erkek zaten bir bekçi köpeği gibi(sevimlilerinden!) yapılması gerekeni yapar. Bu arada, kızcağızın giyim tarzından, erkek arkadaşlarıyla münasebetine kadar, her bir şeyini değiştirmesi gerektiğine vurgu yapar...
Ve sonra kız, bu adama aşık olur. Adam kıskanıyordur çünkü.
Yemişim kıskançlığını...;)
Aslında evlilik düzenli bir cinsel hayat için yapılmış bir uygulamadır. Erkek için ütü olayına kesin çözümdür.
Boşanmak için gerçekleştirilen bir eylemdir kimi için.
Kısacası evlilik,Simone De Beauvoir'in dediği gibi, geleneksel olarak kadınlara sunulmuş tek gelecektır. Bir çok kadın ya evlidir, ya bir zamanlar evlilik geçirmiştir,ya da evli olmadığı için acı çekiyordur.
Not: Bu konuyu paslamak istedim ben de;
Siz ne dersiniz?
Kuulumsu
İpek böceği
kahveli misbon
Fragile
elmyra
yakup
Aradia
Biricit
Şimdiden teşekkürler herkese...

KUULUMSU'MUN MİMİ

Yemek olsam ne yemeği olurdum?
Hafif bir tatlı olurdum.Mesela; ayva tatlısı. Bayılırım.






Müzik aleti olsam ne olurdum?
Keman olmak isterdim.
Neden mi?
Bi düşüneyim.
Buldummm.
Kimse elini ve ağzını sürmesin diye:))







Araba olsam hangisi olurdum?
Hem hızlı, hem gösterişli, hem de rahat olmayı kim sevmez ki?
BMW Z4 tabi ki.






Aylardan hangisi olurdum?
Aşk ayı olmak isterdim.
Aşkım'la  Kasım'da tanıştık.'''Kasımda aşk başkadır'''

Ayakkabı olsam hangisi olurdum?
Kırmızı, platform topuklu bir ayakkabı olurdum. Çok fazla değil arasıra giyilen... O nedenle hep yepyeni kalan...

Kıyafet olsam hangisi olurdum?
Rahat bir kıyafet olmak isterdim. Aklıma ilk gelen kot bir pantolon, ama en rahatından. Hiç üstünden çıkarmak istemeyeceğin cinsten.

Renk olsam ne olurdum?
En sevdiğim renk, kendimi bildim bileli kırmızıdır.

Hayvan olsam hangisi olurdum?
Güçlü bir kuş olmak isterdim. Uçmayı düşünmek beni heyecanlandırdı. Sadece 1 gün, kuş olmak isterdim gerçekten...

Şu anda okuduğun kitabın 137.sayfasında ne var?
Bir sohbet sırasında Arif Nihat Asya'ya ''eğilir, bükülür, katlanır,istenilen şekle kolayca sokulur bir camyapmışlar, duydunuz mu?'' diye sorarlar.
O da şu cevabı verir.
''Desenize,camı da kendimize benzettik!''
(Bilgelik Hikayeleri sayfa:137)







DÜNYAYI KURTARMAYA ÇALIŞAN AZINLIK KİTLEYE...

Hep imrenmişimdir. Bir konferans salonunda otururken, ayak ayak üstüne atarak, öndeki koltuğa üstteki ayağını dayayıp ,hafifçe bileğinden bükerek  oturan insanlara... Ama maalesef ben;uzun bacaklarımı sığdıramam, ayak ayak üstüne atsam da , ayaklarım değil, dizlerim kendi kendine dayanır öndeki koltuğa.
Bugün olduğu gibi mesela...
Bugünü anlatmayacağım,
Yazıma kaldığım yerden de devam etmeyeceğim.
Bu  yazıyı, dünyayı kurtarmaya çalışan azınlık kitleye gönderiyorum.
Bu konu, geçen hafta sonu başlayıp,  bugün noktalanan bir süreçle ilgili...
Çok düşündüm. Değişmeye karar verdim. Kolay mıdır bilemiyorum. Ama denemesi bedava:)
Hayattan ne kadar çok şey bekliyoruz. Onu eleştiriyoruz, şunu kafamıza takıyoruz, gün içinde olan biteni düşünüp, acaba yanlış mı yaptım deyip kendimizi sorguluyoruz.Hepimizde bir huzursuzluk var, huzursuz olunca da mutsuzuz.Her şey istediğimiz gibi olmalı, istediğimizin dışında gerçekleşen olaylar bizi mutsuz ediyor, bu olaylardaki şahıslara selam bile vermeyecek kadar düşmanca tavırlar sergiliyoruz.Biz nedenlerle uğraşırken, karşımızdaki hala bizi yargılıyor. Bizim derdimiz onunla değil ama, o üstüne alınıyor, konuya bodoslama dalıyor. Bu bizi hasta ediyor. Ya da insanların acımasızlığını kafamıza takıp, üzülüyoruz. Bize selam vermeden geçen meslektaşımızın bu davranışını evirip çeviriyoruz. Neden diyoruz? Neden? Biz bu kadar güleryüzlüyken, neden?
Ve bir çok şey...

Bugün öğrendiğim, çok güzel sözler paylaşacağım sizinle
1-Yeni manzaralar aramak yerine, yeni gözler geliştirin.
Duyduğum anda, evet dedim. Hepimiz bu olmalıyız. Maalesef, hayatı biz kurtaramıyoruz, maalesef yanlışları düzeltemiyoruz. Yanlışı eleştiriyoruz, elde var sıfır.
O zaman: hiç ama hiç bir şeyi ''takma kafana'' demeliyiz kendimize.
2-Dün sabaha karşı kendimle konuştum
   Ben hep kendime çıkan yokuştum
   Yokuşun başında bir düşman vardı
   Onu vurmaya gittim kendimle vuruştum
Bazen bizler, bizim için çok çok doğru olan değerlerimize bile sahip çıkamıyoruz. Konuşmamayı öğrettiler bizlere...
Hangisi doğru bilemiyoruz.
3-Düşüncelerimizin katlanması mı güzel zalim kaderin yumruklarına oklarına, yoksa diretip bela denizlerine karşı dur yeter demesi mi? Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi...(shakespeare)
Düşüncemizin karışması mı gerek dünyanın derin sularına, yoksa karışması mı gerek oklarımızın dünyanın çorak topraklarına? diye sorayım aynı dille...
Ve beni etkileyen bu sözlerden sonra Polat Onat'ın sitesindeki bir söz; daha çok dikkatimi çekti tabi. Algılarım açık olunca, beynime algıda seçicilik yaşattım ve şu sözü kes yapıştır yaptım, çok doğru,
çok çok doğru. Ama üzüldüğüm şey;bunu söylerdim, ama henüz öğreniyorum.Ne kadar geç kalmışım, haklı hakkını savunurken bir tek ben onun yanındayım, yardıma ihtiyacı olana yardım eden tek kişi ben kalmışım. Herkes susuyor, herkes başkalaşmış, herkes düzene boyun eğiyor. Herkes konuşmaktan korkuyor. Herkes güçlünün yanında, ezik daha çok eziliyor. Ve ben takıldım kaldım bir müddet... Çıkamadım işin içinden. Nasıl düzeltebilirim dedim, gözümün önünde olup biten öyle çok şey oldu ki... Ve, baktım ki hep yalnızım. Doğrular yanlış olmuş,  değerlerim yok olmuş... Dünyayı kurtaran kadın ben miyim dedim kendi kendime:(
Sonra; şöyle bir örnek soruma cevap oldu ve konuya noktayı koydu.
-Neden öğreniyoruz?
Merak ettiğmiz için mi?
Belki ilgimizi çeken şeyleri.
Okulda neden öğrendik ya da öğreniyoruz?
yüksek not almak için.
Kim pisagor bağıntısını merak ettiği için öğrendi?
100 kişiye sorsak 100ü de sınavdan iyi not almak için cevabını verecektir. Öyle değil mi? Küçük sınavlar, büyük sınavlar. Hayatımızda hep sınav vardı.
Sınavları kaldırırsak ne olur peki?
Kimse çalışmaz, kimse merak etmez bilgiyi (bilim adamları hariç)
O zaman bu sistem devam etmeli mi, etmemeli mi?
Soru işareti...
..............................................
Hep imrenmişimdir. Bir konferans salonunda otururken, ayak ayak üstüne atarak, öndeki koltuğa üstteki ayağını dayayıp ,hafifçe bileğinden bükerek oturan insanlara... Ama maalesef ben;uzun bacaklarımı sığdıramam, ayak ayak üstüne atsam da , ayaklarım değil, dizlerim kendi kendine dayanır öndeki koltuğa.
Bugün olduğu gibi mesela...
Artık sadece böyle basit hayaller kuracağım. Ve gülümseyeceğim.
Artık kimse, içimdeki beni tanımayacak. Çünkü ben de onu tatile göndereceğim. Aşık olsun, si olup gitsin. Çok yoruldu çok. Hem kendisi yoruldu hem de beni yordu...

3-Dünya hayatında hiçbir şey istememeye çalıştığımda mutluluğu, hiçbir şey istememeyi başardığımda huzuru buldum.
Polat Onat
NOt:  ''Elif'' i okumadıysanız okuyun. Bu arada şuna inanıyorum. Ne ile ilgileniyorsan, onu çekiyor düşüncelerinin enerjisi. Bu haftanın üzerine bu yazılar, bu konular, konuşmacılar çıkıverdi karşıma...

MİSİ'NİN İKİNCİ MİMİ VE MİSİ'NİN MİMLİ KURABİYESİ

Öncelikle kuulumsu kadına teşekkür ederim.Beni mimlemiş arkadaşım.Açıkçası ben de bu furyaya katılmadan önce, mim nedir ki acaba diye düşünmüştüm,'' seni mimledim'','' beni mimlemiş '' gibi , bir MİM muhabbeti dönüyor. İyi bi şey mi, yoksa kötü bi şey mi dedim içimden , ama kuul arkadaşım; ''yenilir içilir mi acaba'' diye düşünmemiştim. İtiraf edeyim; google'a ''mim çöreği'' yazıp arattım, mutlaka vardır yoksa böreği vardır.Ben de burada ''meğer yeniliyormuş '' diye espri patlatırım diye düşündüm. Maalesefen efendim, yokmuş öyle ne çörek, ne börek...
Ama benim sürekli yaptığım çok güzel bir kurabiye var(ve şu anda başlığa ekleme yaptım.ve'den sonrasını...) adsız kurabiye olan adını MİMLİ KURABİYE olarak değiştiriyorum.
Ama lütfen, lütfen deneyin. Bayılacaksınız..................tarifi verip, Mim konuma döneceğim.
MİMLİ KURABİYE
Malzemeler:
Yarım kilo mısır nişastası
250 gram margarin( eritin)
2 yemek kaşığı un
1 paket vanilya
1 paket kabartma tozu
2 yumurta
1 bardak toz şeker
Yapılışı:
Yağ ve şekeri iyice ovaladıktan sonra diğerlerini katıp yoğurmaya devam edin. İyice yoğurduktan sonra, küçük parçalar halinde yuvarlayın.Avucunuzun içinde hafif bastırıp, fırın tepsisine dizin.15-20 dakika 170 derece sıcaklıkta pişirin. Kurabiye; sen de mimlendin:)
Şimdi gelelim asıl konuya:
Anket mimimize başlıyorum:
1-Kendini seviyor musun?
Seviyorum tabi ki; insan kendini sevmeden yaşayabilir mi? Bu nasıl bir soru? Hatta bazen kendimle konuşur, kendime övgü dolu sözler söylerim:) Bunu başkasından beklemem, siz de yapın bence, acayip motive ediyor.
2-Yapmaktan hoşlandığın şeyler?
1) Çok sevdiğim arkadaşlarımla ya da sevgili anneciğimle okul çıkışı bir  kahve muhabbeti yapmak
2)Çocuklar uyuduktan sonra, eşimle sohbet etmek
3)Çocuklarımı kucaklamak; işte o anlarda hayatın gerçek anlamını fısıldıyor hayat kulaklarıma.
4) Kocacığımla puzzle yapmak
5)Çocuklarım yanımda oynarken bloga yazmak
6)Bir bardak bitmeden sarhoş olmak(O halimi ayrıca seviyorum. En rahat halim:)
(Hep içki içenler, içkinin tadını bilmezler.PRİOR)
7) Ve İstanbul'u dinlemek, gözlerim kapalı

3-Hedeflerin nelerdir?
Kendimi mutlu etmek. Mutlu olacağım yerdeyim, elimden geldiğince mutlu olacağım şeyleri yapmaya çalışıyorum. Ben mutlu olunca sevdiklerim de mutlu oluyor. Hedefim bu kadar küçük; ama bu küçük hedef benim büyümemi sağlıyor:)
4-Kendini bir cümleyle anlatabilir misin?
Anlatamam. Ben bile tanımıyorum:)
5-Nefret ettiğin şeyler?
Kincilik ve sevgisizlik.( Ben bunu hep söylüyorum. Yazmak ta istiyorum ayrıca bunun üzerine)
6-Favori film, şarkı, kitap?
Kitap: Serenat, kundakçı, Elif,( virgül var, bitmez)
Film: ''Kasım'da aşk başkadır'' ''Zor tercih'' İkisi de eski.
Şarkı:''Herkes aynı hayatta'' (pinhani)  ilk aklıma bu geldi, aslında şarkı çok var.
7-İlham aldığın kişiler kimlerdir?
Şems-i Tebrizi
Beşinci Kural: Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır.
Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını.
"Aman sakın kendini" diye tembihler.
Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği: " Bırak kendini, ko gitsin! "
Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer.
Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!

8-Death Note'u sen bulsaydın ne yapardın?
Bende de komplo teoriler iyidir.  Bana zarar vermeyene dokunmam da, benimle uğraşanı yazarım. Var bir kaç kişi aslında, onlar şimdilik sol sütunda dursun. Böylesi daha hayırlı:)
Şimdi bir kaç arkadaşımı mimliyorum. Tekrar teşekkür kuulumsu.
kahveli missbonn
elmyra
ipek böceği
7.oda
fragile
 


HERKES AYNI HAYATTA

Bu şarkı benim için çok şey ifade ediyor. Hani defalarca dinlersin, sıkılmazsınlar vardır ya.Sıkılmadan dinleyebileceğim müzik ve sözler...
Yıllar önce SINIF adlı bir dizi film başlamıştı.Dizi müziğiydi hatırlayanınız var ise...
Bir kaç bölümü yayınlandı, çok severek başlamıştım bu diziye, sonra yayından kaldırdılar, gençlere kötü örnek oluyormuş falan  muhabbeti...

KAÇIŞ

Bir kaçış bu! Bu kaçışta kaybettik. Bu kaçışta düşürdük insanları birbirine, ve; ağlamayı bıraktık, bırakamadık ağlatmayı...
Evet, hepimiz birilerine ağladık, ve sonra öğrendik birilerini ağlatmayı, unuttuk sevmeyi...
............
Sesler yükselirken çırpınışlardan, ben oyuncaklarımla oynardım. Büyüdüm, biraz daha büyüdüm.Ve sesler zamanla kayboldu, İçindeydim bu seslerin.Taşlarımı denize her atışımda sessizlik azalıyordu. Taşlarım bitti, taşlarımın bittiği yerde bir sonsuzluk var oldu, benim de sesim yükseldi.
Sessizlik yok oldu.
***
Şimdi güneş yeniden doğuyor, ilk defa yakıyor hep ısıtan ışığı. Çok uzaklardan sonsuzluğa ulaşan bu ses benim sesim. Ben sonsuzluk çizgisiyle ip atlarken, o ufak taşları suya atıyordu ufak çocuklar. Çok derinlere dalıyorum, topluyorum bu taşları. Üzerlerinde ellerimin izini aramaya devam ediyorum.
Kim bilir kaç taş attım denize?
Elimdeki taşlar bitince mi büyüdüm?
Çok derinlere daldım. Daldığımda topladım o taşları. Üzerlerinde ellerimin izini aradım. Bulamadım... Ufacık bir iz olsun istedim çocukluğumdan, göremedim, tüm izler silinmiş gitmiş.
Öğrendim ki; Ben büyüyünce taşlar da büyümüş...